Ütopyalardan Ne Öğrenebiliriz?

Ütopyalardan Ne Öğrenebiliriz?

Neden Ütopyalar?

Aslına bakılırsa dünya tarihi boyunca insanoğlu karamsar olmuş. Çevreyi tükettiğine, geleceğin daha kötü olacağına, insanlığın veya içinde bulunduğu toplumun ahlaki çöküş yaşadığına inanmış. Bu inanışın üstesinden gelebilmek için gerçek yada kurgu olacak şekilde mitler inşa etmiş. İslamiyet’te bu Asr-ı Saadet denilen ilk dört halifenin yönetiminin özlendiği dönem olmuş. Hristiyanlıkta binyılcı tarikatlar çıkmış ve kıyametten önceki bin yılda dünyada cennetin oluşağına inanmış. Zerdüştlükte dünyanın 12 bin yılda bir yıkılıp yeniden kurulduğuna inanılmış. Bu karamsarlıkların içinde dinlerin birçoğu, eski özlenen dönemler için Mesih’in/Mehdi’nin geleceğine ve insanlığı özlenen günlere kavuşturacağına inanmış.

İçinde bulunduğu düzenden sıkılan, düzenin kavramları ve anlayışları kendisini boğan, düzenin lügatıyla hayatını anlamlandıramayan birçok insan ütopyalar yazmış, kimisi bu ütopyaları hayata geçirmek için servetini ve yaşamını harcamış, ülkeler değiştirmiş. Bu ütopyaların kiminde insan, içinde bulunduğu cinsiyetçi topluma alternatifler geliştirmek için, cinsiyetsiz bir toplum hayal etmiş. Kimisi ise çevre ve sürdürülebilirlik konularını ele alan ekolojik ütopyalar tasarlamış. Toplumdaki kovuşturmalardan ve baskılardan kaçan siyasi düşünürler, aydınlar, dini topluluklar gittikleri ülkelerde, topraklarda yepyeni hayallerin peşinde koşmuşlar, toplumun en üretken ve yenilikçi kesimlerini oluşturmuşlar. Hindistan’daki Ashoka gibi kimi imparatorlar, toplumun refahını artırmak amacıyla kendi gücünü azaltmış. Kimi ütopyacılar ise hiyerarşi karşıtı duruşlar sergilemiş, buna ilişkin hayaller kurarak, bu düşlerinin peşinden gitmiş.

Peki bu ütopyaları ne kadar biliyoruz?

Aslında hepimiz bu ütopyaları biliyoruz ama ütopya olduklarını bilmiyoruz. Tarihteki en eski ütopya, Platon’un “Devlet” kitabıdır. Robinson Cruose’nin bir adaya düşmesi ve orada yaşamını sürdürmeye çalışması da bir ütopyadır. Aslında birçok ütopyada, bir kaza sonucu bir adaya düşülür. Kitapçılarda çok meşhur olan Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya ve Ada kitapları birer ütopyadır. Ütopyalarda insanları mutlu kılmak için yollar aranır. Bu yollar aranırken bilim-kurgudan da yararlanılır. Örneğin yine çok meşhur bir ütopya yazarı olan Ursula K. L. Guin’in Mülksüzler başta olmak üzere birçok ütopya kitabı bulunmaktadır. Bu ütopya arayışları saymakla bitecek gibi değildir. Hasan Sabbah’ın Alamut’u da bir ütopyadır, Marx’ın devletsiz toplumu da. Ve daha niceleri.

Ütopyalar Neyi Uyumlaştırmaya Çalışıyor?

Bu alternatif arayışlarının aslında üç noktadaki anlaşmazlıkları uyumlaştırmaya çalıştığını gözden kaçırmayalım. Doğayla uyumlu ekolojik, teknolojik ve ekonomik yapıların büyüklüğü; mülkiyet ve paylaşım adaleti de dahil olmak üzere birey ve toplumun özgürlüğü arasındaki denge; oluşturulacak toplumda katılımcılık ve hiyerarşinin yeri.

Aslında bu başlıklar, insanın bugün etrafına yabancılaşmasının da ana hatlarını içeriyor. Genel bağlamda sistemi sorgulayan, sistemin dikte ettiği değerleri anlamlandıramayan ve sistem dışına çıkmak isteyenlerin bu üç başlıktan birisine ağırlık verdiği görülüyor. Benim mesela etrafıma yabancılaşmama en çok neden olan kapitalist sistemin içinde yer alan ve yoğunluğu giderek artan hiyerarşi. Ben hiyerarşinin önce tür içi tahakküme, sonra da türler arası tahakküme yol açtığını, bunun da çevre felaketleri başta olmak üzere, dünyanın birçok sorununa yol açtığını düşünüyorum.

Bu ütopyaların peşinden koşmamız gerekli mi?

Ben bunun insanın yabancılaşmasından kaçınmak için gerekli olduğunu düşünüyorum. Peki bizleri ahtapot gibi saran kapitalist sistem varken bunu nasıl gerçekleştirebileceğiz?

Burada unutmamız gereken nokta dünyadaki sistemlerin doğal bile olsa kusurlu olduğu. İnsan yapımı sistemler daha da kusurlu. Sistemin araçlarını kullanarak evrimsel bir değişimi başarabileceğimizi düşünüyorum. Sistem ne kadar etrafımızı sarmış olursa olsun, sosyal bilimlerle uğraşan herkesin bileceği gibi, her sistem kendi yıkılışını içinde taşıyan istikrarsızlık unsuru tohumları içinde barındırır. Sistem etrafımızı sarmışken, küçük de olsa düşümüzü yaşatmaya çalışacak yapıları, değerleri oluşturmaya çalışmak çok değerlidir.

Türkiye’de ütopyalar yok mu?

Elbette birçok ütopya var. Bu ütopyaların bir kısmı dünyayla yarışır mahiyette. Alternatif eğitimi arayan Başka Bir Okul Mümkün Derneği, alternatif tekstil ve modayı arzulayan Bego Tekstil, alternatif çocuk koruma sistemini savunan Hayat Sende Derneği, alternatif hayvancılığı savunan Anadolu Meraları gibi birçok ütopyanın peşinden sosyal ve çevresel motivasyonu yüksek birçok birey koşturuyor. Bu ütopyaların peşinde koşan bireylerin kullandıkları araçlar ve yöntemler değişebiliyor. Dernek, sosyal işletme, vakıf, sosyal girişim, kooperatif, vb. birçok farklı model kullanılıyor. Yöntem ve araçtaki tüm bu farklılığa rağmen sosyal değişim öncüsü kişilerin ortak yönleri belli: “Hiçbirisinin kapitalist sistemin dikte ettiği gibi daha fazla sermaye biriktirme ve zengin olma gibi bir derdi yok. Üretmek, paylaşmak, doğa, toplum ve gezegen için anlamlı ve faydalı işler yapmak gibi bir derdi var.”

Ütopya Peşinde Koşarken Neden Sakınmalı ve Neyi Yapmalıyız?

Peki bu ütopyaların peşinden koşarken, bu sosyal motivasyonu yüksek insanların adanmışlıkları kapsamında hata yapma, liderlik süreçlerini mutlak bir şekilde eline geçirme riski yok mu? Elbette var. Burada unutmamamız gereken, bu alternatif arayışlarının da yeni bir insan tipi/yeni bir etik/ahlak anlayışı yaratmaya çalışırken, hiç de ummadığımız totaliter yapılara evrilmesi ihtimalini gözden kaçırmamak. Peki bunu nasıl yapacağız?

Öncelikle inanmamız gereken husus, toplumun kurumların yaydığı değerler bütünü olduğunu anlamak. Biz de eğer kendi değerlerimizi yaygınlaştırmak istiyorsak, kültürü, tarihi ve ütopyaları incelemeli, öğrendiğimiz dersler doğrultusunda kendi alternatif değerler sistemimizi yaygınlaştıracak kurumları/yapıları oluşturmalı ve sürdürülebilir kılmaya çalışmalıyız.

Bu işe öncülük eden liderlerin sosyal motivasyonları kadar aklını da kullanması gerekli. Liderlik ve yöneticilik arasındaki fark, nerede iki kişi varsa orada lider vardır. Lider, toplumsal ve çevresel dönüşüme öncülük edebilir. Yöneticiliği öğrenirse öncülük ettiği toplumsal dönüşüm uzun yıllara sarih bir şekilde dönüşümde istenen rolü oynayabilir. Eğer öğrenemezse yapı kısa zaman içinde çöker.

Akıllı ütopya sahibinin yolculuğunda yöneticiliği öğrenmesi, kökleşmiş ve çözümü uzun yıllar gerektiren toplumsal sorunların çözümü için olmazsa olmazdır.

Bu yazı, Abdullah OSKAY tarafından yazılmıştır. 

Yorumlar

Bu makaleye henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum Ekle

Sosyal Garaj Dünya'nın Tüm Seslerine ve Renklerine Açıktır

Tüm Soru Görüş ve Önerileriniz İçin Bize Ulaşabilirsiniz.
Bize Ulaşın